Homepage Interviews “Trauma, Migration and Space: Experiences of Syrian Refugees” Interview with Assoc. Prof. Ceren Acartürk

“Trauma, Migration and Space: Experiences of Syrian Refugees” Interview with Assoc. Prof. Ceren Acartürk

by samblog

-SAMBLOG INTERVIEWS-

The Interview of Psychologist Assoc. Prof. Ceren Acartürk with Maryam Ekhtiari, Hatice Bozkurt and Dr. Yunus Uğur from Center for Urban Studies

 

Ben Adapazarlıyım ve deprem her Adapazarlıyı, İzmitliyi ve İstanbulluyu etkilediği gibi beni de çok etkiledi. O dönem Kanadalıların kurduğu bir yardım organizasyonunda 3 ay boyunca gönüllü olarak çalıştım. Sonrasında ODTÜ’de yüksek lisansımı yaparken travma çalışmaya başladım ve  kendi deneyimimi düşündüm. Evin yıkılmasını. Gidip evde sürekli geziyordum. Herhalde o mekâna bağlılık duygusu ile insan sürekli oraya gitmek istiyor ve orada kalanları görmek bile iyi geliyor. Travmaya çalışmaya o deprem etkisi ile başladım. Göçe ilgim de travma çalışmadan ve depremden geldi diyebilirim.

Kişi ailesi ile yeni bir yere,  mahalleye geldiğinde yavaş yavaş o mahalleyi, çevreyi tanıdığında o arttırdığı şey kontrol duygusu. Yani kaybolan şeyi tekrardan orada bulmaya çalışıyor. İnsan olarak buna ihtiyacımız var çünkü. Kontrolü hissetmediğimiz yerde birçok psikolojik sıkıntı başlıyor. Mülteciler burada çoğu şeyi kontrol edemiyor çünkü buranın dilini ve kültürünü bilmiyorlar. Ayrıca ekonomik sorumlulukları da var ve kontrol edebileceği tek şey evin içindekiler. Şimdi bu evi değiştirdiğimizde bu gruptaki ev ve mekân değişikliği normal insanların yani bu travmayı yaşamayan insanların ev değiştirmesinden farklı olacak. Belki yaşam şartları daha kolay olacak, daha konforlu olacak, daha geniş yere geçecekler ama bu insanları tanıdığı ve kontrol edebildiği şeyler daha güvende hissettirir; çünkü zaten kaybolan şey güvenlik  duygusuydu. Bu duruma sadece mekân değişikliği diye bakmamak lazım çünkü bu durumlar psikolojik ve adaptasyon süreçlerini etkileyen şeyler.

***

-Sizi genel olarak Travma lab’tan ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde yürüttüğünüz projelerden biliyoruz. Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Bir klinik psikolog olarak göçmenlerle çalışma ilginiz nereden kaynaklanıyor?

Evet, ben bir klinik psikoloğum. Boğaziçi’nden sonra ODTÜ’de klinik psikoloji yüksek lisansı yaparken 1999 depremi oldu. Aslında bu noktada göçten önce travmadan belki biraz bahsedebilirim.  Ben Adapazarlıyım ve deprem her Adapazarlıyı, İzmitliyi ve İstanbulluyu etkilediği gibi beni de çok etkiledi. O dönem Kanadalıların kurduğu bir yardım organizasyonunda 3 ay boyunca gönüllü olarak çalıştım. Sonrasında ODTÜ’de yüksek lisansımı yaparken travma çalışmaya başladım ve  kendi deneyimimi düşündüm. Evin yıkılmasını. Gidip evde sürekli geziyordum. Herhalde o mekâna bağlılık duygusu ile insan sürekli oraya gitmek istiyor ve orada kalanları görmek bile iyi geliyor. Travmaya çalışmaya o deprem etkisi ile başladım. Sonra Hollanda’ya göç ettik. Ben orada doktora yaparken göçmenler ile çalışmaya başladım. Oradaki göç merkezinde Türkiye’den gelen işçi göçmenler ile çalışıyordum. Postdoktora sürecinde göç ve ruh sağlığı okumaları yapmaya başladım fakat hep ilgimi mülteciler çekiyordu. Çünkü o gruplarda travma var ve ben 99’un etkisi ile travma odaklı bakmaya başlamıştım bu konuya.  2012’de Türkiye’ye döndükten sonra Suriye savaşı 2011’de başlamıştı zaten ve böylece mülteci kamplarında çalışmaya başladım. Göçe ilgim travma çalışmadan ve depremden geldi diyebilirim.

-Deprem, yıkıntı ve oradaki mekânla ilişki; burada nasıl bir süreç yaşanıyor? Yani bir şeyin yerle bir olması, yok olması bu savaş da olabilir deprem de olabilir  mekân ile ilişkiyi nasıl etkiliyor; mekân aidiyetini arttırıyor mu yoksa insan unutup yeni bir mekana mı geçmek istiyor?

Aslında beyin tanıdık olan yerlerde ve tanıdık olan şeyler ile kendini  daha iyi hissediyor mesela aile içi şiddet olaylarında çocuğun tanıdıklarına adaptasyonu daha kolay oluyor. Biz mesela, evin yıkıldığını ilk öğrendiğimizde çok önemsemiyorduk çünkü çok fazla kişi ölmüştü ve yakın çevremizden kimse ölmediği için de kendimizi çok şanslı hissediyorduk.

Ev ve eşyanın önemi yok diyorduk fakat sonrasında bu Kanadalıların yaptırdığı yardım çadırlarında kaldım; ailemin izin vermemesine rağmen. Ara ara evin kırıntılarına kaçıyordum. Çünkü o mekân çekiyor seni. Tek başına gidip o kalıntılarının üzerinde dolaşıyordum. Fakat şimdi ben kendim mekâna bağlanmayı çok sevmiyorum; mekana bağlanmak da istemiyorum belki bu tecrübemden dolayı.

-Bu süreç mültecilerde nasıl oluyor;  geri dönecekler mi dönmeyecekler mi sorusu hep gündeme gelir malum. Diyelim ki Halep’ten gelip İstanbul’a yerleşen  bir mülteciyi o şehir ne kadar çeker; oraya dönmek ister mi?

Burada yaş çok etkili. Geçenlerde sahada çalışanlar, yaşları büyük olanlar dönmek istiyor dediler. Çünkü onların o mekânsal hafızaları daha fazla. Adaptasyon yaş ile birlikte daha zorlaşıyor. Mesela gençlerin burada daha iyiyim ve kalmak istiyorum gibi bir yaklaşımı oldu. Kilis’teki erkek bir göçmen aklıma geldi şimdi; ailesini kaybetmesine rağmen evine ve bahçesine geri dönmek istiyordu. Yıkık dökük bile olsa oraya dönmek istiyorum diyordu. Yaşlılar için yeni bir yer gençler kadar çekici gelmiyor. Bir de mekanda yaşanan travma çok büyükse dönmek isteyebilirler. Travma sonrası stres bozukluğunda kaçınma reaksiyonu var. O olayı hatırlatan insanlardan ve başka her şeyden kaçmak istiyorlar. Kaçınma reaksiyonu olan kişiler dönmek istiyor musun sorusuna “hayır” cevabı veren kişilerdir. Çünkü orası onun için travmatize edilen bir yerdir; eve dönüp acıları tekrar yaşamak istemezler.

-Peki, biraz da şimdi okulda yürüttüğünüz projeler hakkında bilgi alabilir miyiz? Redefine ve Strentgh gibi projelerden…

Bu projelerin başlaması şöyle oldu. Biz Kilis’teki mülteci kampında bir travma çalışması yaptık. Bu dünyada yapılan ikinci çalışmaydı. Oradan bizim bilgi ve deneyimimiz birikmeye başladı ve sonra 2 AB projesine dâhil olduk Strength ve Redefine. Strentgh Dünya Sağlık Örgütünün geliştirdiği 5 haftalık problem yönetimi eğitimidir. Aslında çok basit. Kişinin sorunları ile kendi kendine baş etme becerilerini artıran bir pakettir. İlk hafta nefes egzersizleri ve stres kontrolü ve ikinci hafta çözülebilir ve çözülemez problemleri ile neler yapabildiklerini öğreniyorlar. Bu, 5 yıllık bir AB projesi ve partnerimiz Sultanbeyli Mülteci Derneği’dir. Bu projeye  dâhil olan 6 ülke var. Türkiye, Almanya, İsviçre, Hollanda, Ürdün ve Lübnan. Biz Türkiye’de grup terapilerini öğretiyoruz Lübnan da öyle yapıyor ama Hollanda ve Almanya birebir seanslar yapıyorlar. Ürdün’de telefon ile terapiler de yapılıyor. Her ülkenin farklı bir modeli var ama protokol aynı. Amaç Dünya Sağlık Örgütü’nün geliştirdiği psiko-sosyal müdahaleleri ücretsiz  olarak yaymak. Şimdi biz Türkiye ekibi olarak Sultanbeyli Mülteci Derneği ile grupları yönetiyoruz. Şu an pilot çalışmalarımız bitti ve çalışmalarımızın etkili olup olmadığının analizlerini yapıyoruz. Bizim okulda Arapça konuşan çok fazla sayıda öğrenci olduğundan burada bir grup eğittik. Facilitator olarak. Bu müdahaleleri terapist yapmıyor pier to pier yani akrandan akrana geçiyor. Bunun da amacı şu: Dünyada çok büyük mental health gap var yani psikolojik müdahaleye dünyada çok fazla ihtiyacı olan insan var ama o kadar profesyonel yok. O yüzden bu boşluğu kapatmak için  insanları eğitip sahaya aktarıyoruz yani onlar bunu yapıyor ve biz klinik psikologlar ve psikiyatristler olarak daha ağır vakalar ile çalışıyoruz.

Diğer projemiz Redefine yine benzer bir metot içeriyor. 600 kişiyi alıp iki gruba  ayırıyoruz. Rakam olarak söyleyince kolay geliyor ama sahada bu kadar insanı bulmak gerçekten çok zor. Amacımız bu projede hastalıklar daha başlamadan önleyici mekanizmaları düşünmek. Biz şimdi risk grupları bulmaya çalışıyoruz; stres bozukluğu olmayan fakat belli bir yükseklikte stresleri olan gruplar yani mülteciler ile çalışıyoruz. Onlara 5 haftalık kendine yardım programı hazırlıyoruz fakat burada da Dünya Sağlık Örgütü inovatif davrandı. Bu  seanslar telefonla, daha önce çekilmiş kayıtlar ile gerçekleşiyor. Aslında teknolojinin gelişmesi ile terapi dediğiniz bütün müdahaleler çok değişmeye başladı. Bu projenin ana fikri minimum alet ve minimum bilgi ile ne yapılabilir diye düşünmek. Biz bu projeyi Mardin’e taşıdık çünkü İstanbul ve Sultanbeyli’de 600 kişiyi bulmak çok zor. Mardin’de şimdi 3 grubumuz başladı 400 kişiyi taradık. Bu programda 6 ülke daha var. Her ülke 150 kişi ile yapıyor ama Türkiye tek başına 600 kişi ile yapıyor.

-Çalışma mekanı İstanbul ve Mardin olarak değişince protokoller de değişiyor mu ya da içerik olarak farklılık oluyor mu?

Şunu biliyoruz sınıra ve savaşa yaklaştıkça travma artıyor. Çünkü tetikleyiciler daha fazla. Biz onu Kilis’teki mülteci kampında 2012’de yaşamıştık. Doğal olarak orada her yeni gelen mülteci ile yeni bir haber geliyor; bir de telefonda o  dehşet öldürme anlarını çekip birbirlerine gösteriyorlar. Mesela biz %83’e yakın travma sonrası stres bozukluğu belirtileri bulduk. Oradaki mülteciler gerçekten savaştan kaçmış insanlar. Mesela Almanya’daki mülteciler böyle değil aralarında kilometrelerce mesafe var. Biz bunu odak grup yaparken de fark ettik. Hollanda’daki mültecilerin İstanbul’dakiler ile durumları çok farklı. Oradakilerin hem maddi olarak hem psikolojik olarak durumları daha iyi. Gerçi bir hoca arkadaşım bunun tersini de söyledi çünkü yol boyunca  yaşanan travmalar daha fazla oluyormuş. O da bir etkidir ve o yüzden çok da kesin bir şey söyleyemiyoruz.

-Suriyeli göçmenlerin mekânsal yaşam şartları ile ilgili bir gözleminiz var mı? Nasıl konutlarda ve mekânlarda yaşıyorlar? Yaşadıkları mekânlar ile aidiyet kurabiliyorlar mı? Bu mekânları değiştirmek için neler yapıyorlar? Genel proje temalarınız PTSD ve savaş sonrası psikolojik etkileri. Sizce bu gibi sorunlar ev sahibi şehirlerin yapısını ve kamusal alanlarını nasıl etkiliyor?

Yani söyle; bu geçiş sürecinde birileri bir mekâna gittiğinde, diğerleri de hep aynı yere gitmeye başlıyor. Yani kendi köylüsünü, çevresini aynı yere çekmeye çalışıyor. Ve orada bir kalabalıklaşma  oluyor. Zaten şu an Suriyeliler de kalabalık bir şekilde yaşıyorlar. Genelde ev kiralıyorlar; mülteci kampları ve çadır gibi bir şey yok. Devletin onlara ev verme gibi bir durumu da yok. Fakat kalabalık bir aile küçücük bir evde yaşıyor ve bunun da getirdiği sıkıntılar var. Mesela aile içi şiddet artıyor, istismar artıyor. Diğer yandan çocuklar sokağa çıkmak istemiyor çünkü dışlandıklarını söylüyorlar. Türk çocuklarının onlarla oynamak istemediklerini söylüyorlar. Bazen okula gitmek istemiyorlar. Mardin’deki öğretmenler mesela zorladıklarını söylüyorlar iki grup arası uyumu sağlayabilmek için. Şimdi mesela Fatih gibi bir yere gittiğinizde orada bir Suriyeli mülteci kendini daha rahat hissedebilir çünkü tanıdık birçok şey var. Kendi dili gibi. Ama başka şehirlere baktığınızda orada tabii ki sıkıntılar çoğalacak. Mesela benim belediyelerden duyduğum çöple ilgili bir veri var. Suriyeliler çöplerini kapının önüne bırakıyorlar ve bu kültürel bir alışkanlık. Belediye bu davranışı değiştirmek için bayağı uğraşmış. Bu durum diğerlerinden de çok tepki çekmeye başlamış sokaklarımız pislendi diye.

-Şimdi söylediğiniz gibi bazı semtlerde kalabalık, yoğun ve toplu bir şekilde yaşıyorlar ve bazen oranın yerel yöneticileri bu sorunu aşmak için mültecileri başka yerlere kaydırmak istiyor. Daha konforlu olmaları için yeni yerler gösteriyorlar. Mesela İstanbul’da Beylikdüzü ya da Başakşehir’e yönlendirmek gibi. Merak ettiğim bu kısa süreye rağmen bir mekânsal bağlantı, aidiyet oluyor mu mültecilerde; biz burada Fatih’te şehrin merkezinde yaşıyoruz, alıştık, rahatız, gitmeyiz ve bu sıkıntıları yaşarız diyorlar mı?

Olabilir herhalde çünkü travmanın yok ettiği en büyük şey kontrol duygusu ve savaş ortamında bu çok büyük bir travma. Zorunlu göç de bir travma. İstek ile yapılan bir şey değil. Baktığımızda kontrol duygusunu elinden alan bir olgu var.

Kişi ailesi ile yeni bir yere,  mahalleye geldiğinde yavaş yavaş o mahalleyi, çevreyi tanıdığında o arttırdığı şey kontrol duygusu.

Yani kaybolan şeyi tekrardan orada bulmaya çalışıyor. İnsan olarak buna ihtiyacımız var çünkü. Kontrolü hissetmediğimiz yerde birçok psikolojik sıkıntı başlıyor. Mülteciler burada çoğu şeyi kontrol edemiyor çünkü buranın dilini ve kültürünü bilmiyorlar. Ayrıca ekonomik sorumlulukları da var ve kontrol edebileceği tek şey evin içindekiler. Şimdi bu evi değiştirdiğimizde bu gruptaki ev ve mekân değişikliği normal insanların yani bu travmayı yaşamayan insanların ev değiştirmesinden farklı olacak. Belki yaşam şartları daha kolay olacak, daha konforlu olacak, daha geniş yere geçecekler ama bu insanları tanıdığı ve kontrol edebildiği şeyler daha güvende hissettirir; çünkü zaten kaybolan şey güvenlik  duygusuydu. Bu duruma sadece mekân değişikliği diye bakmamak lazım çünkü bu durumlar psikolojik ve adaptasyon süreçlerini etkileyen şeyler.  Ayrıca biliyor musunuz travma nesilden nesile aktarılıyor. Büyük travmalar nesillerce sürüyor çünkü genetiğimize işliyor ve sonraki nesiller bile bazen anlam veremedikleri korkular yaşıyor. Tabi buna hep negatif bakmamak lazım çünkü iyi şeyler de taşıyoruz mesela direnç, baş etme, güçlü kalma gibi. Burada çevre de çok önemli. Zihninizde olan travma geçmişi çevreden uyarı almazsa ortaya çıkmaya da bilir. Mekân da bu çevrenin çok önemli bir parçasıdır.

-Kent ve mekân deneyimleri ve birlikte yaşam süreci tek taraflı değil şüphesiz, karşı karşıya kalınan sorunları çözmek de sadece mültecilerin meselesi değil belki. Sizin çalışmalarınız toplum-temelli müdahaleleri de merkeze aldığı için sormak istiyorum bu konularda mültecilerin muhatapları için yani örneğin meskûn İstanbullular için ne tür bir çalışma yapmalı?

Mesela çocuklar ile ilgili duygu regülasyonu çok önemli. Mülteci çocuk gruplarında çocuk dostu ortamlar çok önemli.  Çoğu zaman çocuklar evde kapalı kalırlar mesela dışarıdakiler bana taş atıyor diye. O yüzden bu süreçte çocukların beraber olabilecekleri ortamlar çok önemli.  Bunların doğal iyileşme süreçlerinde sosyal destek çok önemli bir etken. Yani birliktelik. Biz bunları grupları yaparken gördük ve kesinlikle savaş, deprem gibi değil. Deprem olduktan sonra dışarıdan yardımlar gelir ama savaşta gruplaşmalar  vardır. Sosyal destek bizim için 3. basamak ve çok kıymetli: Stabilizasyon,  travma ile ilgili konuşma ve sosyal destek. Çok düşündük mesela madem bunlar bu kadar korkuyor ve endişe duyuyor biz bu 3. basamağı nasıl yapacağız. Çözüm olarak çalışmalarımızda aynı şehirden gelenleri ve aynı özellikleri olanları bir gruba koymaya çalışıyoruz. Farklı düşüncelerden sıkıntılar çıkabilir ve bizim amacımız oraya gelen insanların daha iyi hissetmesi. Tetiklenmesi değil. O yüzden belki mekan olarak bakınca evin dışında da insanların birbirlerine destek  olabilecekleri mekanları sunabilmek iyi olur. Ev sahibi toplum ve göçmen toplumun birbiriyle uyumu işte bu noktada çok önemli ve bunun için de çok çalışmak gerekiyor.

-Mültecilerin yerleştiği yerlerde genelde hayatları evin içinde geçiyor. Mesela yerli insanların yaptığı şeyleri yapamıyor; diyelim bir kahvehaneye gidemiyor ve orada sosyalleşemiyor. Oysa mülteci birinin de oraya adapte olması için yerli insanlar gibi o kahvehaneye gitmeye ve orada sosyalleşmeye ihtiyacı var. Bu gibi süreçler için de sizin bir çalışmanız oluyor mu?

Oluyor ama bizim çalışmalarımız terapi gibi ya da ders gibi değil. En başta amacımız kişinin stresle baş etmesini öğrenmesi çünkü stresle baş etmezse bu dediğiniz noktaya zaten gelemez. İlk basamak bizim için stresle baş etmeyi sağlamak; ondan sonra o kendisi diyor ki iyi yaşamak istiyorsan ve daha iyi hissetmek istiyorsan bunun için neler yapmamız gerekir. Böylece soruyu ortaya atıyoruz ve o da zaten yavaş yavaş şunu söylüyor: Keşke ben de bilsem bu dili ve çıksam sokağa, komşularla konuşsam, sohbet etsem… Çünkü Suriye’de yaptıklarını özlüyorlar. Bir kahve içerdik konuşurduk diyorlar. Ama şimdi onu yapamıyoruz demek ki onu yapmak için dil bilmek gerekiyor. Böylelikle bu problem çözme seanslarında mesela çocuklar niye daha çok adapte oluyor çünkü dili çok çabuk öğreniyorlar. O zaman da aile içinde rol değişimi oluyor. Çocuklar ebeveynlerine  ebeveynlik yapmaya başlıyor.  Türkçeyi onlar çabuk öğrendiği için çocuğun üzerine yüklenen yük çok artıyor. Kadın erkek rolleri de değişiyor Çünkü benim duyduğum kadınlar daha az çalışırmış orada ama şimdi kadınlar daha çabuk iş buluyor; temizlik gibi işler mesela. Böylece ekmek getiren rolü değişince aile içi dinamikler de değişmeye başlıyor.

-Malum Arapça tabelalar çok tartışılıyor ve bu tabelaları yerel halk eleştiriyor. Ama siz diyorsunuz ki bu tabelalar sadece bir iletişim aracı değil daha çok o insanların oraya yerleşmelerinin ve dediğiniz gibi o kontrolü ve güveni sağlayabildiklerinin bir işareti…

Evet, Arapça tabelalar oraya kök salmak o  alanı genişletmek ve o aidiyeti korumak içindir. Dediğiniz gibi orada sosyalleşme başlayacak; başka Suriyeliler gelince o tabelaları görünce mesela orada yemeklerini yiyecekler ve oralar onların mekânı olmaya başlayacak. Belki bir  Türk kahvehanesine gitmeyecek de oralara gitmeyi tercih edecek.

-Yani o tabelaları değiştirelim  Türkçe olsun diyenler demek ki o mültecilerin bütün adaptasyon sürecine dair bir şey yapmış oluyorlar…

Şu an bizim entegrasyon için çalışmamız gerekiyor. Bu iki grup için de önemli bir şey çünkü. Çok büyük bir rakamdan bahsediyoruz. Eğer şimdi çalışmazsak ileride hiç de kolay olmayacak. Mesela bazı STK’lar çocuklar için spor ve sanat gibi faaliyetler yapıyor. Yabancı fonların da istediği gibi ev sahibi çocuklar ile mülteci çocuklar birlikte organizasyonlar yapmaya başladılar çünkü ayırmak çok doğru olmuyor Mesela Lübnan’da sadece mülteci çocuklara bir şey yapıyorum diyemezsiniz çünkü bu tepki çekmeye ve ayrışmaya sebep oluyor.

-Türkiye’deki mevcut durumdan anlıyoruz ki ev sahibi ve mültecilerin ilişkilerinde ev sahipleri ile ilgili bir çalışma neredeyse yok. Mesela Fatih’teki yerel insanlarla bir program  yapılıyor mu; mültecilerle nasıl yaşayacaklarını anlatan bir program mesela?

Benim bildiğim yok. Balatta bir tane STK var. Onlar mesela hem Türk çocukları hem Suriyelileri beraber sanat terapilerine alıyorlar. Mardin’de görüştüğün bir STK daha doğrusu bir grup kadın girişimci sabun ve yemek gibi şeyler yapıyorlar ve hem Suriyeli ve hem  Mardinli kadınlar beraber çalışıyorlar. Bunlar aslında çok önemli. Bir de Kilis’te kampta dikkatimi çeken bir konu vardı. Orda mültecileri kabullenmek daha  kolaydı biz akrabayız diye. Orada kabullenmenin ötesinde kucak açma gibi durum vardı. Nitekim de Kilis herhalde Türkiye’de en yoğun Suriyelinin yaşadığı şehir.

-Başka ülkelerde mesela Almanya’da da bir sürü mülteci var ve onları çeşitli yerlere yerleştiriyorlar. Oralarda yerli halka bilgi ve eğitim gibi bir program veriyorlar mı?

Oluyor büyük ihtimal çünkü onların mülteci tarihi bizden daha fazladır. Hollanda’da mesela bir sistem vardır. Bir Suriyeli aile istediği yere yerleşemez ve bir mahallede bir kaç seneden fazla ikamet edemez. Kökleşmelerine İzin verilmiyor. Bir yandan bu kötü bir şey çünkü senin tanıdığın o memleketli komşun daha güvenlidir ve seni iyi hale getirir. Diğer yandan böyle yaparak entegrasyonu arttırıyorlar. Dil öğrenmek çok önemli çünkü dil ile birlikte çok şey öğreniyor; nereye gideceğini, nereden hangi desteyi alabileceğini ve yine kontrol duygusu artıyor. Aslında bir ülkenin dilini öğrendiğinde orayla ilgili senin kontrol duygun artıyor.

-Sizin dediğiniz gibi acaba dijital araçları mı kullanmak lazım?  Yani mesela şimdi Fatih’tekileri toplayıp da bir konferans vermekten ziyade dijital kanallar üzerinden bilgi vermek, mültecilerin özelliklerini alışkanlıklarını anlatmak, onlarla ilgili programlar yapmak ve bilgi vermek daha mı faydalı olur? En azından insanların dijital ortamda onları izlemesi ve bilmesi faydalı olabilir mi? Çünkü bilmemek zaten başlı başına bir iletişim kopukluğu.

Zaten sosyal psikoloji çalışmalarında hep buna konsantre olunuyor. Diğer gruba karşı bilgin ne kadar artarsa önyargı o kadar azalır ve o zaman da bu ayrımcılık azalmaya başlar. Diğer yandan belediyeler ve diğer kurumlar mülteci çalışmaları deyince yerel halkın negatif tepkisini çekmek istemiyor.

-Evet mesela seçim süreçlerinde marjinal açıklamalar yapan olacak. Buna karşı çıkanlar da çıkıp bir şey diyemiyor…

Tabii bu noktada ekonomi de çok önemli çünkü bir sıkıntı çıkarsa her zaman topun ağzında mülteciler olur. Bu her yerde öyle Avrupa’da da Türkiye’de de.

Hâlbuki bazı çalışmalar mültecilerin gelmesi ile ekonominin canlandığını gösteriyor.

-Evet biz de şehircilik derslerinde hep bunu söylüyoruz Avrupa için kesin böyle, Amerika için kesin böyle, Türkiye için de öyle olmaya başladı; göç olmazsa yaşayamayız. Doğal doğurganlığın yetmediği ülkelerde göç önemli. Ülke içi göç bittiği zaman ki Türkiye de artık bu noktada uluslararası göç ihtiyacı belirir. Ve buna da halkın artık alışması gerekiyor. Bunu bir şekilde anlatmak gerekiyor. Mesela Almanya’da çok fazla mülteci tartışması var, herkes karşı gibi gözüküyor ama  bir milyonun üzerinde mülteci kabul edildi ülkeye…

Evet, yavaş yavaş bunlar anlatılmaya başlıyor. Bazen benim de karşıma çıkıyor doğru bilinen yanlışlar… Suriyeli mülteciler hakkında bir de mekân demişken şimdi aklıma geldi bu SHPlus projesinde bizim  kullandığımız görseller vardır. Orada iki tane kadın böyle yere oturmuş kapı açık ve duvarda bir şey yok falan. Sanki salon içindeki bir ânı canlandırıyoruz. Bunu daha önce başka ülkelerde de kullanmıştım ama kültürel adaptasyon sürecinde bunu Suriyelilere sorduğumuzda bizim yaşamımız böyle değil dediler; kapı açıkken yerde oturmayız duvarlarda da bir şey olur.  Yani bizim kullandığımız ve verdiğimiz materyallerin de kültürel adaptasyonun doğru yapılması gerekiyor.

-Son olarak, Türkiye’de mülteci çalışmaları yeterli mi yoksa çok mu az çalışma var? 4-5 milyon mültecinin olduğu yerde TÜBİTAK’a, Avrupa Birliği’ne ne kadar başvuru oluyor? Sanki az gibi…

Evet, projeler var ama akademik çalışma olarak biz de biraz yalnız hissediyoruz kendimizi. Belki sosyolojide başlamış olabilir ama klinik olarak yeni yeni TÜBİTAK başvuruları artmaya başladı. Mültecilerle çalışmak bilim anlamında  kolay değil; hem metodolojik ve ölçek anlamında hem de bunlar mobil bir grup değil onları toplamak bir araya getirmek ve çalışmak çok zor olabiliyor.

You may also like

Yorum yap