Homepage Şehir Araştırmaları Kaynaklar Osmanlı Şehirlerinde Köleler ve Türkiye’de Afro-Türkler: Hakan Erdem ile Kölelik Tarihi Üzerine Söyleşi

Osmanlı Şehirlerinde Köleler ve Türkiye’de Afro-Türkler: Hakan Erdem ile Kölelik Tarihi Üzerine Söyleşi

by samblog

-SAMBLOG SÖYLEŞİLERİ-

Osmanlı Şehirlerinde Köleler ve Türkiye’de Afro-Türkler:
Hakan Erdem ile Kölelik Tarihi Üzerine Söyleşi

İstanbul Şehir Üniversitesi Tarih Bölümü Lisans Öğrencisi ve Şehir Araştırmaları Merkezi stajyeri Reyyan Demirayak’ın kölelik tarihi üzerine Hakan Erdem ile gerçekleştirdiği söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz..

***

-Öncelikle dünya kölelik tarihi ve Afrika ilişkisini biraz açabilir misiniz? Kölelik tarihinin kökeni sadece Afrika mıdır ya da bütün Afrika kıtası mıdır?

Afrika, özel olarak da Batı Afrika, Kuzey ve Güney Amerika ile Karayibler’deki plantasyonlarda çalıştırılmak üzere milyonlarca köle veren bir kıta olduğu için bu özdeşleştirme yapılıyor. Afrika’nın özellikle Yeni Dünya’daki kölelik tarihi ve sistemleriyle tabii ki bağlantısı vardır ama köleliğin kökeninin Afrika olması veya bütün kölelerin Afrika çıkışlı olması diye bir olgu kesinlikle yoktur. Kölelik çok yaygın ve geçmişteki insan topluluklarının istisnasız hepsinde görülen bir kurumdur. Ayrıca, birbirinden çok farklı kölelik sistemleri vardır ve antebellum (savaş öncesi) Amerikan plantasyon köleliği, bugün kölelik algısını en çok şekillendiren sistem olmasına rağmen tek kölelik sistemi değildir, geçmişteki kölelik sistemlerinden sadece biridir.

Afrika Köle Ticareti Haritası

-Osmanlı kölelik tarihini dünya kölelik tarihinde nerede konumlandırmalıyız? Devletin içinde kölelik sistemi farklı yüzyıllarda nasıl değişmiştir?

Osmanlı kölelik sistemini dünyadaki diğer “açık kölelik” sistemleriyle birlikte konumlandırmak gerekir. Osmanlı toplumunda, kölelerin yaptıkları işlerden ve onların etnik veya ırkî kökenlerinden bağımsız olarak geçerli olan tek bir kölelik sistemi ve hukuku bulunuyordu. Başka bir deyişle tarım sektöründeki ortakçı kullar, askerî köleler, ev içi hizmet köleleri, hane halkı olan köleler ve sanayide istihdam edilen kölelerin hepsi aynı sistem içinde, aynı hukukî statüye tabi olarak bulunurdu. Kölelik kurumunun çeşitli dallarının zaman içinde toplumda önemleri azalmış veya artmıştır. Meselâ, 16. Yüzyılda askerî kölelik önemliyken, 19. Yüzyılda ev içi hizmet köleliği öne çıkmıştır. Aynı şekilde, kölelerin sanayide emek olarak kullanımı daha ziyade 16. ve 17. Yüzyıllara ait bir olgudur. Devlet idaresinde istihdam etmek üzere köle yetiştirme uygulamaları da modernleşmeyle birlikte giderek gözden düşmüştür.

-Atlantik köle ticaretinde Osmanlı’nın rolü var mıydı, Osmanlı kentleri durak olarak kullanılmış mı?

Hayır, böyle doğrudan bir bağlantı yoktur. Sadece 1808’de Atlantik köle ticaretinin yasaklanmasıyla, iç bölgelerden Afrika’nın batı kıyılarına giden köle kervanlarının, Akdeniz kıyısına yani, Kuzey Afrika’ya yönelmiş olduğu bir varsayım olarak düşünülebilir. Ama bunu doğrulamak veya yanlışlamak için de müstakil çalışmalar yapmalıdır. Şimdilik, Trablus gibi Kuzey Afrika sahil kentlerinden gönderilmiş ve bunun böyle olduğu gözlemlerini içeren bazı konsolosluk raporlarından başka pek bir şey yok elimizde.

-Osmanlı şehirlerindeki kölelerin toplum ve ekonomideki yerleri nedir? Bu tarihi nasıl, nereden takip edebiliyoruz?

Bir genelleme yapacak olursak Osmanlı köleliğinin daha ziyade şehirlere has bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Şehirlerdeki kölelik denince daha çok ev içi hizmet kölelerini ve sanayide istihdam edilen köleleri ve tabii ki devlet hizmetinde bulunan askerî ve idarî kulları anlamak gerekir. Tarım köleliğinin giderek önemini yitirmesinden dolayı son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda köle talebinin eskiye göre daha da büyük bir kısmı şehirlerden kaynaklanır olmuştu. Genel Osmanlı tarihinin kaynakları neyse, köleliğin tarihini de aynı kaynaklardan çalışmak durumdayız. Tereke defterlerinden, miras olarak bırakılan köleleri görebilir, toplumda köle sahipliği hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Şeriye sicillerinden, sanayide istihdam edilen köleleri, hangi sanayi kollarında istihdam edildiklerini, sahipleriyle olan ilişkilerini, nasıl azat edildiklerini öğrenebiliriz, diğer arşiv kaynaklarından köle ticareti, esir pazarları, köle fiyatları, devletin köleliğe ilişkin politikalarıyla ilgili çok şey öğrenilebilir. Tabii ki anlatım kaynaklarını, kronikleri ve aynı zamanda seyahat edebiyatını ve yabancı devlet arşivlerindeki raporları da ihmal etmemek gerekir.

-Daha somut olarak sorarsak Osmanlı şehirlerinde köleler toplumdan dışlanır mıydı? İkinci sınıf insan muamelesi görürler miydi?

 Bugünün kavramlarıyla düşünmemek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nda köleler toplumdan dışlanmazdı ama köle olan ve olmayanlar arasında bir eşitlik olduğunu da düşünmemek gerekir.  Sistem dışlamak üzerine tasarlanmamıştı. Osmanlı kölelik sistemi, açık bir kölelik sistemi olduğu için, bu sistemde hedeflenen, kapalı kölelik sistemlerinde olduğu gibi kölelerin ve onların soyundan gelenlerin toplum içinde ayrı bir kast olarak tecrit edilmesi değil, bilâkis toplumla bütünleşmesiydi. Köleler, sahiplerin akrabalık gruplarına kabul edilirdi. Bu, kişinin henüz kölelik statüsü sürerken de olabilirdi, ama burada dar anlamıyla bir cariye veya kölenin kendi sahibinin ailesine girmesinden ziyade, köle kökenli insanların toplumdaki efendi veya köle sahipleri sınıfının akrabalık gruplarına kabul edilmesinden ve dışlanmamasından söz ediyorum. Osmanlı toplumu, çeşitli azat mekanizmaları yoluyla bu bütünleşme sürecini hızlandırırdı.

Öte yandan, kölelerin, hür insanlarla karşılaştırma kabul etmeyecek kadar büyük farkları vardı. İslâm hukuku, kölelerin insan olduğunu, ibadet hakları bulunduğunu kabul etmiştir ama sahibin isteğini yerine getirmek köle için ibadetten daha önde gelirdi. Köle, herhangi bir hukukî şahsiyeti bulunmayan bir kişiydi. Bunun anlamı şudur, köle bir kişi, insanlar arasındaki işlemlerde kendi adına taraf olamaz, imzasını atamaz, sözleşme imzalayamaz, evlenemez, borç veremez veya alamaz, mal sahibi olamaz veya mal satışı yapamazdı. Bir kölenin bunları yapabilmesi için ya sahibi tarafından görevlendirilmiş, mezun bir köle olması gerekirdi veya sahibiyle kendi özgürlüğü için bir sözleşme imzalamış, yani mükâtebe yapmış olması gerekirdi. Köle sahibinin, kölesi üzerindeki tasarruf ve tahakküm hakkı tamdı. Yalnız o da, kölesini mesela hırsızlık gibi yasal olmayan işlerde kullanamaz ve kölesine aşırı kötü davranamaz, işkence yapamazdı.

Kadı Sicillerinde Kölelik

-Günümüzde daha çok Ege bölgesinde yaşayan Afro-türkler kimler vasıtasıyla nerelerden getirildi, Osmanlı’da zenci esir ticareti Amerika’daki gibi bir bağlamda kölelik ve negro kavramını doğurdu mu?

Bugün, özellikle İzmir ve yakın yörelerde görülen ve bazı köylerde toplu olarak bulunan bu kişiler, Sahra altı Afrika’dan, geniş anlamıyla Sudan denilen bölgeden, bazıları Kanem, Bornu, Bagirmi gibi Afrika krallıklarından, daha az bir kısmı da Batı Afrika’dan getirilmiştir. Getirenler de ya küçük ölçekte köle ticareti yapan kişiler veya Kuzey Afrika’da, özellikle Trablusgarp’ta görev yapmış Osmanlı asker ve memur aileleridir.

Hayır, sorunuzun ikinci kısmına olumlu bir cevap verilemez. Amerika’da, kölelik ve deri rengi arasında maalesef tam bir örtüşme durumu ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu, koloniler öneminde ve bağımsızlıktan sonra ABD’de, siyahlar ve beyazların iki ayrı ve çok farklı kölelik sistemine tabi tutulmasının böyle kötü bir sonucu olmuştur. Şöyle ki beyazlar, “indentured servitude” veya kontratlı kölelik dediğimiz bir açık kölelik sistemine tabi tutulmuştur. Bu sistemde özgür olmayan kişi, kontratla belirlenmiş bir süre için bir efendinin hizmetinde bulunur, sürenin bitmesiyle azat edilir, kendisine hediyeler verilir ve toplumun kalanıyla bütünleşir, kaynaşırdı. Afrikalı köleler ise, azadın olmadığı, hatta yasaklandığı, kölelerin çiftliklerde yetiştirildiği ve toplumla bütünleşmeye izin verilmeyen bir kapalı sisteme maruz kalmıştır. Osmanlı toplumunda ise, siyah veya beyaz, bütün köleler için geçerli olan tek sistem bir açık kölelik sistemiydi. Afrikalılar, deri renklerinden ötürü farklı bir sisteme tabi tutulmadıkları ve çok daha önemlisi, kölelik kalktıktan sonra dahi, köleliğin mirasını taşıyan bir grup olarak toplum içinde tecrit edilmedikleri için Osmanlı’daki Afrikalı köle ticareti veya kendi deyimleriyle üserâ yı-zenciyye ticareti, özellikle ABD kölelik sistemine benzer bir sistemin oluşmasına hizmet etmemiştir. Kölelik, deri rengiyle özdeşleştirilmediği için, deri rengine olumsuz atıflarda bulunulduğunu veya bu olumsuz atıfların kölelik kaynaklı olduğunu söylemek de mümkün görünmüyor. Yalnız bu vesileyle şöyle bir gözlemimi paylaşabilirim: Son zamanlarda Türkiye’de, “zenci” kelimesi, sanki “negro” veya “nigger” gibi bir hakaret sözüymüş muamelesi görmeye başladı. Bunun, dizi ve filmlerin dublajında, orijinaldeki ırkçı kelimelerin “zenci” olarak çevrilmesinden kaynaklandığını sanıyorum. Osmanlı Türkçesinde bu kelime tek başına ve gerekli olarak olumsuz anlamlarla yüklenmiş değildi. Latin kökenli dillerde de öyledir. Bugün Nijer ve Nijerya adında iki Afrika ülkesi var. Amerika’daki gibi ırkçı hakaret olarak algılansaydı hiç bu bağımsız ülkelerin isimleri böyle olur muydu? Şimdi insanlar aşırı dikkatli, hiç “zenci” kelimesini kullanmayarak onun yerine “siyahî” diyerek siyaseten doğru davrandıklarını sanıyorlar. Amerika’dan çeviri yoluyla ırkçı kelime (!) ithal ederseniz böyle olur.

-Sizin Afro-Türkler kapsamındaki çalışmanızı bize biraz anlatabilir misiniz?

Bu konuda müstakil bir çalışmam bulunmuyor. Kölelik çalışmamı yaparken ilgilenmiştim. Bu bölgede yaşayan Afrika kökenli vatandaşlarımız aslında teknik olarak kölelerin değil, azat edilmiş kölelerin çocuklarıdır. Osmanlı devleti 1857 yılında Afrika’dan köle ticaretini bütün olarak yasaklamıştı. Daha sonra bu yasak uluslararası antlaşmalar ile de pekiştirildi. II. Abdülhamid döneminde ise bu husus kanunlaştı ve Osmanlı polisi, İzmir rıhtımına getirilen Afrikalı kölelere düzenli olarak el koymaya ve onları devlet adına azat etmeye başladı. Bu kişilerin gidecek yerleri ve toplum içinde henüz bağlantıları olmadığı için devlet tarafından kamu binalarında misafir edildiler. Fakat sayılarının artmasıyla daha kalıcı bir çözüm düşünüldü. Aileler kurmaları teşvik edildi. Devlet tarafından ailelere toprak, çiftlik hayvanları ve aletleri verildi ve böylece hem misafirhanelerin kötü yaşam koşullarından uzaklaştılar hem de tüketici olmaktan çıkarak üretici hâline geldiler. Aslına bakarsanız, devlet köle ticaretine müdahale edip bu kişileri serbest bırakmasaydı ve daha sonra çiftçi olmalarını sağlayacak böyle bir çözüm bulmasaydı, 19. Yüzyılın sonunda Afrika’dan getirilen bu insanlar da kölelik sisteminin genel yapısı gereği topluma karışacak ve grup olarak bir görünürlükleri olmayacaktı. Kısaca, Batı Anadolu’daki Afro-Türk varlığı, bizatihi kölelikten veya köle ticaretinden değil, köleliğe karşı alınan önlemlerden kaynaklanıyor.

Foto: Abdullah Kardeşler

-Son iki sorumuzu tarihyazımına ayırsak; tarih yazımında kölelerin efendileri tarafından temsil edilmesinin doğurduğu sonuçlar ve kölelik tarihini birinci ağızdan yazma konusundaki güçlükleri nasıl değerlendirirsiniz?

Köle kökenli kişilerin kalemlerinden çıkmış bazı otobiyografik metinlere sahip olabiliriz, mesela bir harem ağası tercüme-i hâlini yazar, ama köleleri esas olarak, köylüler, göçebeler, okuma yazma bilmeyen diğer madun (subaltern) kesimler gibi görmek durumundayız. Ama nasıl ki şu yukarıda bahsettiğim grupları, başkalarının onları yansıttığı gibi görmekle yetinmiyor ve kaynakları eleştirel bir şekilde kullanarak tarihlerini gerçeğe daha uygun bir şekilde çalışıp anlamaya çabalıyorsak, aynısını köleler için de yapmak durumundayız. Mesele, bir kaynaksızlık meselesinden ziyade bizim nasıl bir bakış açısı edindiğimizle ilgilidir. Kaldı ki en beklemediğiniz yerlerde, meselâ resmî evrakta bile bazen kölelerin seslerini duyabiliriz. 1867’de İzmit’te, bir an önce azat edilmek beklentisiyle büyüye başvuran ve sonra da sahibinin evini kundaklayan Feraset adlı bir Afrikalı kızın sorgusunda, olayları, kendi kelimeleriyle, kendi açısından nasıl hikâye ettiğini görmüş ve bu konuda bir makale yazmıştım. Osmanlıca belgede o kadar net görünüyor ki cariyenin kendi ifadeleri… Aynı belgenin istintak kısmı açık ve yalın bir konuşulan Türkçeyle, Meclis-i Vâlâ’ya hitaben yazılan kısımları ise malûm, ağdalı bürokratik dille yazılmış.

-Türkiye’de kölelik tarihi ve Afrika çalışmalarını hangi düzeyde buluyorsunuz? Benzer alanlarda çalışmak isteyenler için araştırma soruları/konuları önerisinde bulunabilir misiniz?

30- 40 sene öncesine göre çok daha iyi tabii ki. Genç araştırmacılar, arşivleri ve belgeleri kullanarak güzel makaleler hatta monografiler yazıyor. Türkiyeli öğrenciler tarafından yurt içinde ve dışında yazılmakta olan tezler var. Tabii Osmanlı kölelik tarihini, zenci kölelik tarihine indirmemek gerekiyor. O hatırlatmayla söylüyorum, genelde kölelik tarihi çalışmaları, Afrika çalışmalarının daha ilerisinde. Yine de bazı üniversitelerimizde son zamanlarda Afrika ülkeleriyle gelişen ilişkilerin de etkisiyle, Afrika çalışmaları merkezleri kuruluyor. Belki zamanla kalitede bir yükselme de olur. Ama 16.Yüzyıldan 20. Yüzyılın başına kadar Osmanlının, Afrika’da eyaletleri olduğu düşünülürse konunun önemiyle mütenasip bir yerde olduğumuz söylenemez. Nedense, Osmanlı İmparatorluğu denince, imparatorluğun güneyi, Arap eyaletleri ve Afrika değil, daha çok Anadolu ve Balkanlar akla geliyor. Akademik çalışmalar da bu yaklaşımın bir yansıması şeklinde. Nitelik meselesinden bağımsız olarak söylüyorum, nicelik olarak bile başlangıç aşamasındayız. Konular o kadar çok ki basit bir listesini bile veremem. Büyük büyük konular, geçmişte bir veya iki makaleye konu oldu diye gereği gibi işlenmiş olmaz. Meselâ, Bursa kumaş tezgâhlarındaki köle emeğiyle veya İstanbul’daki ortakçı kullarla ilgili doktora çalışması boyutlarında en az birer çalışma görmek isterdim. Rahmetli Uzunçarşılı’dan sonra dönüp de askerî kölelik konularına el atan hemen hemen kimse yok. Karşılaştırmalı çalışmalar derseniz, biri niçin kolonyal Amerika’daki kontratlı kölelik ve Osmanlı mükâtebe uygulamalarını aynı anda inceleme konusu yapmaz?

You may also like

Yorum yap