Homepage Görüşler Söyleşi: “Köyü, Toprağı, Gıdayı Korumak İçin Mücadele Etmek Gerekiyor”

Söyleşi: “Köyü, Toprağı, Gıdayı Korumak İçin Mücadele Etmek Gerekiyor”

by samblog

Şehir Araştırmaları Merkezi’nin danışmanlığında, İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in öncülüğünü yaptığı “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” isimli TÜBİTAK 1001 araştırma projesi üzerine Sivil Sayfalar‘dan güzel bir söyleşi.

Birlikte hazırladıkları “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” araştırma projesiyle ilgili sorularımızı cevaplandıran Prof. Dr. Ferhat Kentel, Doç. Dr. Murat Öztürk ve Perrin Öğün Emre ‘gıdayı, toprağı, doğayı, tarımı ve köyü korumak için mücadele etmek’ gerektiğini belirterek, “Küçük bireysel çabalardan başlayarak, sivil toplum örgütlenmelerine ve siyasal partilere kadar her alanda yerel ve doğal ürüne, doğaya ve toprağa, köye ve kırsala saygılı üretime dayalı bir zihniyeti taşımamız gerekiyor. Bu sadece doğal yaşamı korumak değil, anı zamanda hayat için şart olan “müştereklerimizi” de korumak anlamına geliyor.” yorumunda bulunuyor.

Proje hangi amaçla yapıldı?

Son yıllarda tarım ve kırdaki gelişmeler dikkat çekici özellikler göstermektedir; kır nüfusu azalmakta ve yaşlanmakta, buna karşın kentlerden kırlara göç gibi yeni bir eğilim gelişmekte, tarım üretiminin ve istihdamının milli gelir içindeki payı azalmakta ama 2008 ekonomik krizinde olduğu gibi tarım hala pek çok insan için ilave istihdam imkanı sunabilmekte. Öte yandan gıda dün olduğu gibi bugün de ve muhtemelen yarın da insanların önündeki temel sorunlardan biri olmaya devam edecek ve gıdamızın temel kaynağı hala doğa ve dolayısıyla tarım olmaya devam ediyor. Gıda fiyatları ya da kıtlığına dair her sorun nerede ise aslında bir tarım sorunu ve tüm toplumu ve insanlığı ilgilendiriyor. Dahası gerek modernleşmeci bakış açıları ve gerekse Marksist bakış ile bir gün gelip yok olacağı varsayılan köylülük yok olmamış, batı Avrupa, ABD, Kanada, Japonya gibi birkaç bölgede azalmış olmakla birlikte varlığını sürdürüyor. Başka bir açıdan bakıldığında 2007 yılı itibariyle dünyada kent nüfusu kır nüfusunu geçmiş ancak sayısal olarak ifade edildiğinde tarihsel olarak dünya en yüksek kır nüfusuna ulaşmış bulunuyor.  Hal böyle olunca mesele sadece gıda ve kır nüfusu değil aynı zamanda köy ve köylülük özelliği ile de ayrı bir boyut kazanmakta. Tarım ile birlikte köy ve köylülük de, en azından ülkemizde 1960 ve 1970’lerdeki araştırma ve tartışmaların ardından uzun yıllar araştırılması, tartışılması ihmal edilmiş bir alan durumundadır, oysa buralarda önemli değişimler söz konusu. Teknolojinin yaygınlaşması ile üretim ve günlük hayat pratikleri değişmekte, pazar ilişkileri derinleşmekte ve tüketim davranışları değişmektedir, daha genel bir ifade ile köy de köylülük de bir yandan yok olmakta ama bir yandan da başka özellikler kazanarak yeninden canlanıyor. Proje bu tespitlerden hareketle geliştirilmiş, öncelikli olarak tarımda ve kırda neler oluyor sorusuna doğrudan köylerde kadınlar ve erkeklerle tartışarak, görüşmeler yaparak açıklama getirmeyi amaçladı, mevcut çelişkiler, sorunlara dair açıklamalar, öneriler getirmeye çalışan disiplinler arası bir çalışma olarak gerçekleştirildi.

Proje tasarımında hangi konulara dikkat edildi ve araştırma nasıl yapıldı?

Yakın dönemlerde Türkiye genelini kapsayan çalışmaların yapılmamış olması, TÜİK’in özellikle çiftçi sayısına ilişkin en son verilerinin tarihinin 2001 (2001 Genel Tarım Sayımı) olması, bölgeler arasında hem tarım hem de köy hayatında önemli farklılıklar olması, araştırma kapsamının Türkiye geneli olmasını gerektirdi. Böylece bir yandan ülke genelindeki eğilimler tespit edilebilecek bir yandan da sonraki daha detaylı araştırmalar için referans ve çerçeve oluşturmak mümkün olacaktı.  Gözlem ve ölçümlerle Türkiye’yi temsil etmek isteyen bir araştırmanın istatistik olarak uyması gereken kurallardan biri de örneklemin temsil edici olmasıdır, bu amaçla TÜİK’in İstatistiki Bölge Sınıflandırmasından yararlanılarak, araştırmanın 26 bölgede yapılması planlandı ve yapıldı. Bunun yanında hem köy hem de tarımdaki gelişmeleri doğru tespit edebilmek için, yetiştirilen ürünler, köylerin il ve ilçe merkezine uzaklığı, köylerin büyüklüğü, inanç, etnik ve kültürel farklılıklar, tarım ve kırsal kalkınma bakımından dikkat çeken köyler göz önüne alınarak araştırmanın yapılacağı köyler belirlendi.  Bu esnada hem önceki çalışmalar, istatistikler hem de literatürden faydalanılarak köylerde araştırılacak konuların bir dökümü ve bu konuların nasıl sorgulanacağına dair hazırlıklar yaptık ve bu çalışmayı doğru yapmak için ekip olarak kendi içimizde uzun tartışmalar ve eğitimler gerçekleştirdik.  Proje, hem nitelik hem de nicelik olarak durum tespiti ve gelişme yörüngelerini tespit etmeyi amaçladığından ilk olarak niteliksel (kalitatif) bir saha araştırması yapıldı, bu araştırma kapsamında 26 bölgede, 30 köyde 30’u kadınlar ve 30’u da erkeklerle olmak üzere 60 adet fokus grup tartışması yapıldı.  Aslında bu grup tartışmalarının sayısı gerçekte 68 oldu ancak çeşitli teknik nedenlerle bazı grup tartışmaları istediğimiz gibi gerçekleşmediği için 60 grup tartışması yaptık kabul ediyoruz. Grup tartışmalarının verilerini N-vivo adlı bir analiz programını da kullanarak analiz ettikten sonra, yine aynı 26 bölgede 1222 kır hanesi ile yüz yüze görüşmeler yaptık. Ayrıca bu hanelerin yaşadıkları köyler hakkında da bilgi toplamak için köy muhtarları ile de ayrı bir görüşme gerçekleştirdik.  Sonra bu anketlerle toplanan veriler elektronik ortama aktarıldı, kontrol edildi ve analizler yapılıp sonuçlar üretildi.

“Esasen değişim daha çok köye dönmek isteyenlerde görülmekte, köye dönmenin nedenleri arasında havası, suyu, ortamı güzel olan  “memlekete” “doğduğu yere” dönmek hala anlamlı olmakla birlikte, köye dönenlerin önemli bir kısmını oluşturan yaşlı ve emekli nüfus bu sebepler yanında “şehirden” “kalabalıktan”, “pahalılıktan”, “yalnızlıktan” ‘kaçmayı’ da önemsemektedir.”

Köy içeridekilerin kaçmak dışarıdakilerin ise dönmek istediği bir mekan olarak tanımlanır genelde bu konudaki son durum nedir?

Aslında köyde yaşayıp oradan gitmek isteyen ya da köye dönmek isteyen birileri ya da insanların içlerinde besledikleri böyle istekler, duygular hep olmuştur. Şurası açık ki dün de bu gün de köyden gitmek isteyenlerin temel derdi geçimini köyde sağlayamamaktır. Bunun yanında çocukların eğitimi, sağlık hizmetleri imkanları, sosyal çevre gibi dertleri olanlar da köyden gitmek istemekte. Esasen değişim daha çok köye dönmek isteyenlerde görülmekte, köye dönmenin nedenleri arasında havası, suyu, ortamı güzel olan  “memlekete” “doğduğu yere” dönmek hala anlamlı olmakla birlikte, köye dönenlerin önemli bir kısmını oluşturan yaşlı ve emekli nüfus bu sebepler yanında “şehirden” “kalabalıktan”, “pahalılıktan”, “yalnızlıktan” ‘kaçmayı’ da önemsemektedir. Bunun yanında köye dönmek özellikle zayıf nüfus için bir ‘mecburiyet’, bir’ sığınma’  anlamı da taşıyabilmektedir. Kırda yaşayan engelli nüfus oranı ve yoksulluk ülke genelinden yüksektir, 2001 ve 2008 ekonomik krizinde olduğu gibi kentte tutunamayanlar kıra dönmektedir. Bu iki grup esasen kır insanıdır, bir de kökeni kır olan ya da sonra dan kıra meyleden şehirliler var. Bunların bir kısmı değerleri, ideolojileri, seçtikleri ya da eleştirdikleri yaşam tarzı nedeni ile kıra (doğaya) dönmek, doğayla iç içe ve onun sesini dinleyerek, kapitalizmin ve insanların doğaya verdikleri zararı görüp buna engel olmak, makineleşmiş, kimyasallaşmış tarım olmadan da yaşamak ve yaşanabileceğini göstermek için kıra gitmektedir. Kentten gelenlerin diğer kısmı da aslında geçim meselesini kentte çözmüş, daha sağlıklı, huzurlu bir hayat sürmek için kıra gelen kentli orta ve üst sınıflardır diyebiliriz. Tabi bir de kırdaki kârlı fırsatları değerlendirmek için oraya akın eden yatırımcıları da unutmamak lazım.

Kalkınma politikalarının ve kapitalist üretim ilişkilerinin köylere olan etkisi hakkında neler söylersiniz?

Kalkınma politikaları deyince karşımıza neo-liberal politikalar çıkar ve aslında 1950 sonrasında gelişen kalkınma anlayışını dışlayan politikalardır bunlar. Klasik kalkınma politikası ile birlikte düşünüldüğünde neo-liberal politikalar nerede ise her noktada tam tersini söyler; örneğin ürün fiyatları yolu ile destekleme olmasın (taban fiyat), tarım ürünleri piyasa fiyatından satılsın, ucuz kredi, mazot, gübre olmasın; bunlar piyasa fiyatlarından çiftçilere satılsın. Tarıma girdi sunan kamu kurumları ve tarım ürünlerini satın alıp işleyen kamu işletmeleri de olmasın; bunları özel sektör yapar… Bir de tarım ürünleri üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak lazım; dünya fiyatlarından üretip satamayan üretmesin. Topraklar bölünmesin; küçük ölçekli tarım verimsizdir, kapitalist tarımdır verimli olan iddiasındadır. Geleneksel kalkınma politikalarının bile doğanın sınırsız tüketimine neden olması gibi önemli kusurları varken bu görüşleri öne süren neo-liberal politikaların tarım, doğa kır hayatı ve yerleşimleri üzerinde yıkıcı etkisi olması kaçınılmazdı. Nitekim köylerin hızla nüfus kaybetmesi, tarım gelirlerinin düşmesi ve çiftçilerin ek gelir arayışlarının onları tarım dışı iş, gelir arayışına itmesi, tarım topraklarının azalışı ve kalitesinin düşmesi apaçık bir durumdur. Ayrıca bazı tarım ürünlerinin kimi yıllar fiyatının çok düşmesi sonucu çöpe gitmesi, kimi yıllar fiyatlarının aşırı yükselmesi (en son patates ve soğanda olduğu gibi) sadece çiftçi ve tarım ürünleri ticareti ve üretimi ile uğraşanları değil, tüketicileri de olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla bu neo-liberal politikalar sadece tarım ve gıda üreticilerine değil tüm topluma ve insanlara zarar vermektedir, bundan kâr eden bir avuç tekelci kapitalist şirket hariç tabi. Haliyle tarım gelirleri zayıflayınca, bu kaybı giderecek başka gelir kaynakları da bulunamayınca tarımcı köylü, tarımı ve köyü terk etmek zorunda kalmaktadır. Böylece sadece tarım değil, kır yerleşimlerinin de sürdürülme gücü zayıflamaktadır. Bir yandan da temiz, doğal, sağlıklı ortamlar olan kırlara şehirli zenginlerin lüks evler yaparak hafta sonları ve yazları yaşamak için gitmeleri var ki bu da aslında bir yanı ile kıra yatırım gibi görünse de tarım alanlarının çok da kullanılmayacak konutların yapımı için feda edilmesi anlamına da gelmektedir.

Son yıllarda sıkça konuşulan kutuplaşma meselesi  köylere de yansıyor mu bu konuda gözlem yapabildiniz mi? OHAL  araştırmayı sürecini etkiledi mi?

Köyler şehirlere göre daha homojen nüfus yapısına sahip yerlerdir, farklı siyasi tercihleriniz de olsa bir yandan akraba ve komşusunuzdur ve bu günler geçecek ama siz gene bir arada yaşamaya devam edeceksiniz. Bu bakımdan ülke genelindeki siyasi kutuplaşmanın yansımaları köylerde de görülmekle birlikte (örneğin bir partiye yakın bir muhtar olan bir köyde, bu muhtarın seçimlerdeki rakipleri onunla aynı kahveye gitmiyor) ülke genelinden daha yumuşak gerilimler içerdiği söylenebilir. OHAL’in asıl etkisi Kürt köyleri üzerinde olduğu söylenebilir. Buralardaki sokağa çıkma yasakları, giriş çıkış kontrolleri sadece onları değil araştırmamız sırasında bizi de olumsuz etkiledi. Saha çalışması yapmayı planladığımız kimi köylere giriş yasağı olduğu için gidemedik, onların yerine yakınlarındaki diğer köylere gittik, saha çalışmasının zamanlamasını ve güzergahını değiştirerek çalışmalarımızı tamamlayabildik.

Raporda göze çarpan konulardan biri metalaşmayla ilgili bu konudaki gözlemlerinizi alabilir miyiz?

Hem yaşam araçlarının hem de tarım girdileri ve araçlarının pazardan temin edilmesi ve tarım ürünlerinin satılmak için üretilmesi anlamında tarım ve kırda metalaşma tartışmasız bir biçimde hakim motiftir. Metalaşma bir yanı ile geleneksel dayanışma ve müştereklerin yok oluşunun ifadesi iken bir yandan da tarım ve kır insanının kapitalist üretim ilişkilerine mahkum hale geldiğini göstermektedir. Tarım yapmak gübre, ilaç, tohum, alet ve makine gerektirir bunları satın alacak para bulmak da pazarda satacak ürün üretmeyi. Hele ki satın aldıklarınızın değeri artarken sattıklarınızın değeri reel olarak düşüyorsa aynı şeyleri almak için daha çok satmak gerekir. İşte yıllardır çiftçinin içine düştüğü insafsız döngü budur.  Yaklaşık son kırk yıl boyunca, birkaç istisna yıl hariç, meta ilişkileri içinde sürekli kayba uğrayan çiftçinin tarım yapma kapasitesi de kendi hayatını sürdürme, iyileştirme imkânı da daralmaktadır. Meta ilişkileri içinde tarımdan tarım dışına kaynak transferi süreklilik kazanmıştır. Bu tüccara ve tarım girdisi üreten tekellere ve bankalara kaynak transfer etmek anlamına gelir.

“Modern toplumların ürettiği kalıp yargılar, gene bizzat modern toplumun yarattığı beklenmeyen sonuçlar, riskler, alternatif varoluşlar nedeniyle insanlar da aynı anda “birçok şey” olabiliyorlar. Yani çelişkiden ziyade, belki, hayatın her alanı bu türden geçişkenliklere tam olarak açık olmadığı için, zorluklardan bahsedilebilir.”

Göçle ilgili bölümde bahsedilen ikili yaşam ve bunun rağbet görmesinin sebebi nedir? Bu düşünsel ve gündelik hayat açısından bir aksamaya ya da çelişkiye sebep oluyor mu?

İkili yaşamı motive eden faktörler çok çeşitli. Bunların bir kısmı zorunlulukla, bir başka kısmı tercihlerle ilgili ve tabii ki beklenmeyen sonuçlar da söz konusu. Aslına bakarsanız, kentli hayat ya da kırsal hayat diyerek ikiye ayırdığımız hayatlar daha çok kalkınma, gelişme ya da modernleşme süreçlerinin bir sonucu ya da öğrettiği kalıplar. Yani “hayat ya kırsal ya kentsel olur” şeklindeki bir kurgudan kaynaklanıyor. Bu bütün kimlik inşalarımızda geçerlidir ve bu kurguya göre “bir şey” iseniz “başka bir şey” olamazsınız. Öyle anlaşılıyor ki, modern toplumların ürettiği kalıp yargılar, gene bizzat modern toplumun yarattığı beklenmeyen sonuçlar, riskler, alternatif varoluşlar nedeniyle insanlar da aynı anda “birçok şey” olabiliyorlar. Yani çelişkiden ziyade, belki, hayatın her alanı bu türden geçişkenliklere tam olarak açık olmadığı için, zorluklardan bahsedilebilir. Ama yeni tecrübeler, denemeler sürekli olarak çoğalıyor. Her tecrübe başka tecrübelere yol açıyor. Kente gelen kırsal pratiklerin yanı sıra, kırsal alana gelen “kentsel” bilgi ve pratikler, sınırlı alanlarda da olsa, kırsal hayatı çok zenginleştiriyor.

“Köy doğallık ve mutluluk mekanları” olarak görülür bu her kesim açısından aynı mıdır kimler için çatışmanın mekanı olabiliyor?

Köy esas olarak modern sanayi toplumu içinden bakıldığında kaybolması beklenen bir “eskilik” idi. Modern topluma ayak uyduramayan köy aynı zamanda “geriliğin”, “zorlukların” ve “fakirliğin” de mekanı oldu. Özellikle sanayileşen gıda sektörüyle birlikte, köyde üretimi de içeren doğallık makbul olmaktan çıktı. Daha doğrusu modern öncesi zamanlarda adlandırılmaya bile gerek olmayan “doğal yaşam” (zaten başka türlüsü olmadığı için bu adlandırmaya gerek yoktu), olağanüstü ve göz kamaştırıcı bir şekilde kitlesel üretim yapan kapitalist ekonomi ve gıda endüstrisi ile birlikte devreden çıktı. Dolayısıyla “mutluluk” kente kaydı; ideolojik olarak üstünlük kente, modern olana geçti. İşte bugün modern kentin sadece mutluluk kaynağı olmadığı, tersine çok sayıda olumsuz tecrübenin yaşandığı ve mutsuzluk üreten bir yer olduğu tecrübe edildikçe kırsal hayatın “doğallığını” ve oradaki potansiyel “mutluluğu” keşfetmeye başladık. Ancak kırsallık ve köy hâlâ ideolojik olarak yenilen tarafta bulunuyor. Elbette hem köyde yaşayıp, hem kapitalist piyasa ilişkileri altında ezilip hem de köyün “doğallığı”nı yaşayamayanlar için köy çok güçlü bir çatışma ve mutsuzluk kaynağı. O köy bir an evvel kaçıp kurtulmak gereken bir yer… Tersine, köyün doğallık potansiyelini kullananlar, bu potansiyele gerekirse kentin bilgi ve tecrübesinden esinlenerek dahil olanlar için mutluluk hissi artıyor.

Toplumsal cinsiyet açısından durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Tarım ve kırda yaşanan gelişmelerin toplumsal cinsiyet eksenindeki yansımalarına da çalışmada yer vermemiz kaçınılmazdı.  Tarihsel süreçte genellikle sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı konumda olan kır kadının köy ve köylülüğün değişim sürecinde kendi konumunu yeniden inşa etme çabalarına rastlanmaktadır.  Saha çalışmalarında farklı bölgelerden farklı  yaş gruplarından kadınların anlatılarındaki farklılıklar ve kavramlara ( emek, üretim, ideal kadın, teknoloji gibi) yaklaşımları arasındaki değişimlere tanık olduk. Kadınlar bulundukları bölgenin kültürel yapısı ve ekonomik koşullarına bağlı olarak üretimde alternatif kanallar geliştirmekte ve  kendi hayatları konusunda söz sahibi olma çabası göstermektedir. Ancak patriyarkal çözülmenin olmadığı geleneksel yapılarda- ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu- kadın üretimi halen görmezden gelinmekte, mobilizasyonu kısıtlanmakta ve  aile içindeki konumu pasif düzeyde kalmaktadır. Kuşaklar arasında belirgin fark ise, aile içinde yaşanan çözülmeyle birlikte gençlerin yaşamlarını köy dışında kurmak istemesi ve karar alım süreçlerinde kadının görece daha aktif bir rol üstlenmesi olarak gözlenmektedir. Genç kadınların gelecek hedefleri köyün kısıtlı imkanlarının üzerine çıkmakta ve fırsatını yakalayan köyden ayrılmayı tercih etmektedir.  Köy içinde kalmayı sürdürenler ise geleneksel geniş aileden ziyade kendi çekirdek ailesini kurmayı hedeflemektedir. Batı literatüründeki kimi kaynakların savunduğu gibi teknoloji kullanımıyla kadının köylülükte dönüştürücü rol oynamasına Türkiye kırsalında sınırlı bir şekilde rastlanmaktadır.  Bunda ekonomik etkenlerin yanında kadınların teknoloji sahipliğinde ve kullanımında eril baskının sürmesi ve kadınlar arasında (yeni medya) okuryazarlığının düşük seviyede kalmasıdır.

“Neo-liberal politikalar sadece tarım ve gıda üreticilerine değil tüm topluma ve insanlara zarar vermektedir, bundan kâr eden bir avuç tekelci kapitalist şirket hariç tabi. Haliyle tarım gelirleri zayıflayınca, bu kaybı giderecek başka gelir kaynakları da bulunamayınca tarımcı köylü, tarımı ve köyü terk etmek zorunda kalmaktadır. Böylece sadece tarım değil, kır yerleşimlerinin de sürdürülme gücü zayıflamaktadır.”

Köy kent ilişkisi önümüzdeki dönemlerde nasıl şekilleniyor/şekillenecek?

Şu an için en azından şu söylenebilir: köy ideolojik olarak yenilgiye uğradı ama köyde kalanların, kendileri hem köylü ve bir anlamda kentli olanlara karşı kompleksi yok. Yani en azından kentli insan ve köylü insan arasında çok önemli bir prestij ve statü farkı kalmadı. Kuşkusuz köylerdeki boşalma trendi bir müddet daha devam eder ama kalan köyler giderek daha da değer kazanacak. Hem alternatif yaşamların mümkün olduğu yerler olması bakımından hem de çok daha düz bir nedenle: toprak, tarım ve gıda insanların yaşamaya devam etmesi için vazgeçilemeyecek öneme hep sahip olacak. Sırf bu nedenle bile modern olanın, kentli olanın sahip olduğu üstünlük daha tevazu içeren bir seviyeye inecek. Aslında, gene modernist ideolojinin önerdiği evrimci, çizgisel değişim iddiasında olan ve köylerin kaybolacaklarına dair ideolojik kurgusunun da büyük ölçüde erozyona uğradığına tanık oluyoruz. Muhtemelen bu daha da belirginleşecek.

İklim değişikliği ve gıda krizi tartışmalarını da hatırlarsak son olarak neler eklemek istersiniz?

Modernist ideolojinin kader gibi gördüğü evrimci kalkınmanın bugün kader olmadığını anlayabiliyoruz. Yani köyler yok olmak zorunda değil. Ancak biz bu ideolojiye kapitalizm içinde her gün muhatap olmaya devam ediyoruz. Bu nedenle, nasıl olsa modernist evrimci teori yanlışmış ve ideolojik bir kurguymuş diyerek kendi haline bırakmak yerine, gıdayı, toprağı, doğayı, tarımı ve köyü korumak için mücadele etmek gerekiyor. Çünkü kader olmayan bir çizgi, kapitalist üretim ve tüketim zihniyeti altında pekâlâ mutlak bir zafere dönüşebilir. Bu yüzden küçük bireysel çabalardan başlayarak, sivil toplum örgütlenmelerine ve siyasal partilere kadar her alanda yerel ve doğal ürüne, doğaya ve toprağa, köye ve kırsala saygılı üretime dayalı bir zihniyeti taşımamız gerekiyor. Bu sadece doğal yaşamı korumak değil, anı zamanda hayat için şart olan “müştereklerimizi” de korumak anlamına geliyor. Basitçe bir yandan nüfusun artması ve diğer yandan da topraklar ve doğal zenginliklerin azalışı açık bir çelişkidir. İnsanlık tarım yapmaya başladığı yaklaşık 14 bin yıldan bu yana doğanın sesini duymuş, kanunlarını deneye yanıla öğrenmiş ve doğadan istediklerini alabilmek için onu korumak, onun isteklerini karşılamak zorunda olduğunu bellemiştir. Kuşkusuz bir yandan da ormanları ve yeşil alanları da tahrip etmiştir ancak bunun bir hata olduğunu da geç de olsa fark etmiştir. Yaklaşık son iki yüz yıldan beri, kapitalist üretim ilişkileri içinde suni gübrenin icadı, motorlu-makineli tarım, tarım ilaçları, verimli türlerinin tarımının yapılması vb. ile tarım üretiminde sağlanan artış sanki insanlığın doğa hakkındaki belleğini silmiş gibi görünüyor. Daha yüksek kâr ve verimlilik kriteri doğanın ve tarım imkânlarının sürekli tahribine yol açıyor ama hâlâ en doğru çözümler olduğu ileri sürülüyor. Hadi bu kadar üretim artışı var da açlık sorunu çözüldü mü? Hayır; dünyada 800 milyona yakın insan aç kabul edilmekte. Öyleyse tüm insanların gıdaya erişimini sağlayacak adil bir sosyal düzen ve beraberinde bir yandan doğadan yararlanırken bir yandan da onu koruyup, zenginleştirecek yeni bir tarım gıda sitemi geliştirmek ülkemiz ve insanlık için acil bir mesele olarak ele alınmayı beklemektedir dersek sanırız abartılı olmaz.

Emine Uçak, Sivil Sayfalar.

Yazının orjinali için tıklayınız.

Proje özeti için tıklayınız.

 

You may also like

Yorum yap